• Kiralık Rahimler: Türkiye-Gürcistan-Kuzey Kıbrıs Üçgeninde Büyüyen Taşıyıcı Annelik Pazarı

    İllüstrasyon: Z. Coşkun Özcan. 

    Küresel taşıyıcı annelik pazarı hızla büyürken ülkeler arasındaki farklı yasal düzenlemeler birçok suistimale yol açıyor. Türkiye – Gürcistan – KKTC hattında etik olmayan uygulamalara ve yasadışı ticarete işaret eden ifadeler ile sonuçlanmayan hukuki soruşturmalar, bu suistimalin önüne geçilebilmesi için uluslararası yasal denetim ihtiyacını gündeme getiriyor.

    Bir kadının başka bir çift için çocuk taşıdığı yardımcı bir üreme teknolojisi yöntemi olarak tanımlanan taşıyıcı annelik uygulamasına olan talep, küresel çapta yükselişte. 

    Araştırmalar, 2023 yılında 121,85 milyar dolar değerinde olan Küresel Taşıyıcı Annelik Pazarı’nın, 2034 yılına kadar 196 milyar dolara ulaşacağını gösteriyor. 

    Bu öngörülen büyüme, taşıyıcı annelik uygulamasının yasal olduğu Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde yoğunlaşıyor. Çünkü taşıyıcı annelikle ilgili hukuki düzenlemeler ülkeden ülkeye büyük ölçüde farklılık göstermekte; bazı ülkeler uygulamayı tamamen yasaklarken, diğerleri ise yasal çerçevede izin veriyor.

    Bilimsel araştırmalar, taşıyıcı annelik uygulamasının yasal olup olmamasına bakılmaksızın, hukuki düzenlemelerdeki boşlukların istismar vakalarına zemin hazırlayabileceğine dikkat çekiyor. Bu durum, kadın ticareti, taşıyıcı annelerin ve ebeveyn adaylarının ajanslar tarafından baskı altına alınması, sahte prosedürler ve çoklu embriyo transferleri gibi etik olmayan uygulamalara neden oluyor.

    Yasalar ve istismar vakaları

    Türkiye, Gürcistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) üçgeni de taşıyıcı annelik kapsamında araştırmaların dikkat çektiği istismar vakalarının adresi. 

    Türkiye’de taşıyıcı annelik yöntemi kanunen yasakken, ülkenin kuzeydoğu sınır komşusu Gürcistan’da ve güney komşusu KKTC’de ise yasal. 

    Gürcistan’ın başkenti Tiflis merkezli Gelecek için Umut Derneği, özellikle ülkede taşıyıcı annelik konusunda istismar vakalarını ve yasadışı olayları raporlayan kuruluşlardan biri. 

    “Kuruluşumuz sadece Gürcistan vatandaşlarının değil, Türk vatandaşlarının da taşıyıcı anne olarak kullanıldığı vakalar ve çocukların sahte evraklarla sınır dışına taşınmasına ilişkin bilgi sahibi. Bunları savcılığa ilettik. Gürcistan savcılığı 10 yıldır bu konu hakkında soruşturma yürütüyor. Ancak savcılık bu gerçeklere yanıt vermemekte ve ceza davaları raflarda beklemektedir. Görünüşe göre birileri karanlık işleri örtbas ediyor.” diyor dernek başkanı Tamar Khachapuridze. 

    Khachapuridze, buna örnek olarak Türkiyeli olduğunu iddia ettiği bir taşıyıcı annenin, embriyo transferinin Gürcistan’da gerçekleştiğini, ancak bebeği bekar Çinli bir erkeğe vermek üzere doğumdan üç ay önce Tayland’a götürüldüğünü belirterek, doğumun orada gerçekleştirdiğini söylüyor. 

    Ancak, Gürcistan’daki yasalar Gürcü kadınların dışında diğer ülkelerden kadınlara embriyo transferi gibi herhangi bir taşıyıcı annelik işlemine izin vermiyor. 

    Khachapuridze’nin Türkiyeli kadınların da yer aldığını iddia ettiği soruşturma dosyasının numarasına ulaşarak, Gürcistan Başsavcılığına dosyanın varlığı ve içeriği hakkında sorduğumuz yazılı sorular ise yanıtsız kalıyor. 

    Tiflis’te taşıyıcı annelikle ile ilgili davalarda yer alan avukat Rusudan Nanava, “Savcılıktan herhangi bir bilgi alabileceğinize inanmıyorum. Sadece ceza davaları değil, özellikle taşıyıcı annelik ile ilgili olanlar daha yüksek düzeyde gizlilik içerir” diyor. 

    İnsan kaçakçılığı ve yasal çelişkiler

    Gürcistan hükümeti, taşıyıcı annelik yasasında değişiklik hazırlığında. Bağımsız milletvekili Tamar Kordzaia, insan kaçakçılığı gibi suistimallerin önlenmesi için bu düzenlemeye gerek olmadığını, başka önlemler alınabileceğini savunuyor.

    Haziran 2023’te gündeme gelen ancak henüz onaylanmayan yasa tasarısı, ticari taşıyıcı anneliği yasaklıyor ve uygulamayı yalnızca fedakarlık ilkesine dayandırıyor. Tasarıya göre, taşıyıcı annelik sadece Gürcü vatandaşları için yasal olacak, yabancı çiftlerin bu hizmeti kullanması engellenecek. 

    Vekil Kordzaia’nın görüşü ise, kanun teklifinin parlamentodan geçmeyeceği yönünde. 

    “Yeni kanun teklifi görüşülüyor ama bu zaman alan bir süreç. Hükümet istediği işleri hızlandırıyor ama bunu hızlandırmıyor. Bu kanun kabul edilirse sağlık kurumları maddi olarak zarar görecek. Aynı şekilde geçimini taşıyıcı annelikten kazanan kadınlar da. Kanun teklifinin geri çekileceğini düşünüyorum.”

    Ekonomik etkiler ve kadınların geçim mücadelesi

    Gürcistan Ulusal İstatistik Ofisi’nin 2023 yılı verilerine göre 18-65 yaş grubu kadınların yüzde 11,5’i mutlak yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu durum ülkede kadınları taşıyıcı anne olmaya iten nedenlerin başında geliyor.

    O kadınlardan biri de Teona. Teona 42 yaşında bir öğretmen ve eski eşi tarafından aile içi şiddet mağduru. 10 yıl önce iki kez taşıyıcı annelik yapmış. Nedenini ise o dönem ciddi maddi sıkıntı yaşamasına ve öğretmen maaşlarının düşük olmasına bağlıyor. 

    “Bir kadın olarak, çocuk sahibi olamayan bir kadını mutlu etmek istedim. Elbette benim de maddi çıkarım vardı. En önemli hedefim de ev almaktı, kendime ait bir daire istemiştim bunu gerçekleştirdim. Bunu kendi çocuğumun geleceği için de yaptım” diyor Teona.  

    Gürcistan’ın köklü sağlık kuruluşlarından Chachava adlı kliniğin Üreme Sağlığı Merkezi Direktörü Dr. Keti Gotsiridze ise kliniğinin veri araştırmasına göre, taşıyıcı annelik uygulamasının sağlık turizmine yılda 300 milyon dolar katkı sağladığını belirtiyor. 

    Müşterilerinin yüzde 90’ının yabancı olduğunu belirten Gotsiridze, taşıyıcı annelere 25-30 bin Euro ödeme yapıldığını ve her yıl ortalama 300-400 taşıyıcı anne ile çalıştıklarını aktarıyor.

    Gürcistan’da taşıyıcı annelik uygulamasına yönelik değişiklik öngören yeni yasa tasarısı, şu an için daha çok ekonomik kaygılar nedeniyle askıya alınmış görünüyor. Ancak, mevcut yasanın suistimaliyle ortaya çıkan insan kaçakçılığı sorununa nasıl bir çözüm getirileceği sorusu hâlâ yanıtsız. 

    Gizli ihbarla başlayan ve çıkmaza sürüklenen soruşturma

    Durum Gürcistan’ın sınır komşusu Türkiye’de de çok farklı değil. Tek fark, Türkiye’deki yasaların hiçbir şekilde taşıyıcı annelik uygulamasına izin vermemesi. Ancak bazı vakalar, uygulama yasal olsun veya olmasın insan ticaretinin önüne geçilemediğini gösteriyor. 

    İstanbul Başsavcılığın’da yer alan bir soruşturma dosyası, Türkiye, Gürcistan ve Kuzey Kıbrıs üçgeninde gerçekleşen taşıyıcı annelik ticaretini resmedebiliyor.

    3 Eylül 2021’de SABİM’e yapılan ihbar, uzun sürecek bir soruşturmanın başlangıcı oluyor. İhbarda, Ümraniye’de genç kızlara yumurta büyütme ilaçları temin edilerek sahte belgelerle taşıyıcı anne olarak KKTC ve Gürcistan’a gönderildikleri ve Merional ilaçlarının Üsküdar’daki bir işletmeye kargolandığı öne sürülüyor.

    İhbar üzerine soruşturma başlatan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bir yıl sonra şüpheli A.A’nın kimliğine ulaşıyor. Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü, A.A. ve ilaçların gönderildiği Üsküdar’daki kafenin yetkilisini tespit etmek için çalışma yapıyor. Ancak 8 Aralık 2022 tarihli tutanağa göre, şüpheli bulunamıyor ve kafenin polis çalışmasından bir ay önce, 8 Ağustos 2022’de kapandığı anlaşılıyor. 

    Araştırmamızın ardından işletme sahibinin M.K isimli bir avukat olduğunu öğreniyoruz. M.K ile yaptığımız görüşmede, o dönem kafenin sahibi olduğunu doğrulasa da kargolanan yumurta büyütme ilaçlarından haberdar olmadığını ve mağdur olduğunu belirtiyor.

    Polis tutanağına göre, A.A’nın “F. Tüp Bebek Merkezi”ne gönderdiği kızların işlemlerini yapan doktor S.T ve yardımcılarının, kayıtları sildiği iddia ediliyor. Ancak polis, S.T’nin suç kaydı bulunmaması ve somut delil veya tanık olmaması nedeniyle bu konuda araştırmayı sonlandırıyor.

    Bunun üzerine telefonla ulaştığımız doktor S.T, soruşturmadaki iddiaların asılsız olduğunu savunuyor. Tüm bu süreçlerinin sonunda başsavcılık soruşturma dosyasına takipsizlik kararı veriyor. 

    İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü, takipsizlik kararına itiraz ederek, başsavcılığa gönderdiği yazıda incelemenin yetersiz olduğunu belirtiyor. Suçun maddi ve manevi unsurlarının tam ortaya konmadığını belirterek, kapsamlı bir inceleme ve şüphelilerin cezalandırılmasını talep ediyor. Ancak, 31 Mayıs 2023 tarihinde ise İstanbul 7 Sulh Ceza Hakimliği gerekçe belirtmeden, İl Sağlık Müdürlüğü’nün itirazı hakkında red kararı veriyor.

    Dosya, söz konusu Türkiyeli genç kızların bu süreçte ne gibi mağduriyetler yaşadığına, Gürcistan ve KKTC’deki hangi kliniklere ne gibi koşullarda gönderildiklerine dair birçok soru işareti ile kapanıyor. 

    Sağlık Bakanlığı, bu vakada olduğu gibi taşıyıcı annelik ticaretine yola açan, başka ihbarların olup olmadığı dair sorularımızı cevapsız bırakıyor.

    Türkiye’den yönetilen yasadışı ticaret

    2019 yılında İstanbul’da ortaya çıkan ‘taşıyıcı annelik çetesi’ne yönelik bir polis operasyonundan hareketle, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te bulunan bir kliniğin hala Türkiyeli kadınlarla çalışmaya devam ettiğini tespit ediyoruz.

    Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti Şube Müdürlüğü’nün operasyonunda, taşıyıcı annelik çetesinin KKTC vatandaşı liderinin Türkiye, Gürcistan ve KKTC arasındaki trafiği yönettiği, Moldova uyruklu iki üyenin ise Gürcistan ayağını koordine ettiği belirleniyor. Operasyonda çok sayıda doğurganlık artırıcı hormon ilacı ele geçirilirken, ifadeler bu ilaçların KKTC’li lider tarafından tedarik edildiğini ve Türkiye’de taşıyıcı anne olarak seçilen kadınlara kullandırıldığını ortaya koyuyor. Kadınların KKTC ve Gürcistan’daki kliniklere, özellikle Tiflis’teki ‘IVF. Tours Georgia’ kliniğine yönlendirildiği tespit ediliyor.

    Yaklaşık beş yıl önceki operasyonun ardından, ‘IVF. Tours Georgia’ kliniğinin Türkiyeli kadınlarla çalışmaya devam edip etmediğini öğrenmek için iletişime geçiyoruz. Türkiye’den olduğumuzu belirterek taşıyıcı anne olma talebinde bulunduğumuz bir e-posta gönderiyoruz ve kısa sürede olumlu yanıt alıyoruz. Yanıtta, taşıyıcı anne olabilmemiz için öncelikle ücrette anlaşmamız ve tıbbi testlerden geçmemiz gerektiği belirtiliyor. Bu durum, Gürcistan’da yasa sadece Gürcü kadınlara taşıyıcı anne olmasına izin verirken, ülkede Türkiyeli bir kadının taşıyıcı anne olmasının önünde bir engel olmadığını gösteriyor.

    Denetimsizlik ve sömürü riski

    Yasadışı taşıyıcı annelik ticareti iddialarının bir diğer lokasyonu olan KKTC’deyiz. 

    Ülkenin eski sağlık bakanı (2018-2019) ve Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Milletvekili Filiz Besim ile görüşüyoruz. Besim, iyi hazırlanmış yasal bir çerçeveye rağmen denetim eksikliği nedeniyle insan ticareti vakalarının yaşanabildiğine dikkat çekiyor: 

    “Taşıyıcı anneliğe izin veren yasamız titizlikle hazırlanmış olsa da, denetimsizlik KKTC’de ciddi bir sorun haline gelmiş durumda. Ülkemizin uluslararası alanda tanınmamış olması nedeniyle uluslararası hukuk dışında kalması, farklı bir konum yaratıyor ve bu durum kötüye kullanılıyor. Bu boşluk, insan, kadın ve çocuk ticareti gibi yasa dışı ticaretin uluslararası bir ağ oluşturmasına zemin hazırlıyor.”

    Vekil Besim ayrıca, yasalara aykırı bir işleyişte yurtdışından özellikle Kafkas ülkelerinden taşıyıcı anne olmak üzere kadınlar getirildiğinin altını çiziyor. Ancak sahadaki denetimsizlik eksikliğinden dolayı bu kadınların ne gibi anlaşmalarla, kimler tarafından, hangi koşullarda getirildiğinin bir soru işareti olduğunu söylüyor.

    Sahadaki anonim görüşmelerimize ve gözlemlerimize göre de, ülkedeki denetim eksikliği nedeniyle taşıyıcı annelik uygulamasına ilişkin endişeler mevcut. Bu endişeler özellikle düşük gelirli kadınların istismara açık olabileceği gri bir alana işaret ediyor. Örneğin, kadınlar mali baskılar nedeniyle taşıyıcı anne olmaya zorlanabiliyor. Bu da kadın bedeninin metalaştırılması ve çocuk haklarına ilişkin etik soruları da ortaya çıkartıyor.

    United Women (UN) gibi uluslararası kuruluşlar da bu potansiyel riskler ve denetim eksikliği nedeniyle Kuzey Kıbrıs gibi bölgelerdeki taşıyıcı annelik uygulamalarına ilişkin endişelerini dile getiriyor. Taşıyıcı annelerin daha iyi korunması, tam olarak bilgilendirilmelerinin, zorlanmamalarının ve üstlendikleri riskler için uygun şekilde tazmin edilmelerinin sağlanması gerektiği belirtiliyor.

    Ülkede taşıyıcı annelik uygulaması 2016 yılının Ağustos ayında yasallaşıyor. “İnsan Hücre, Doku ve Organ Nakli ile ilgili Kuralları Düzenleyen Yasa”ya göre taşıyıcı annelik uygulamasına izin veriliyor. 

    Kuzey Kıbrıs da, Gürcistan gibi yasa değişikliği sürecinde. KKTC Resmi Gazetesi’ne göre, yeni yasa tasarısı 3 Nisan 2023’te hazırlanmış. Ancak Milletvekili Besim, yasa değişikliği için Meclisin henüz toplanmadığını ifade ediyor.

    Mevcut yasadan daha kapsamlı bir yasanın Meclis’e sunulduğunu aktaran Besim, “Önümüzdeki dönemde benim de yer aldığım komitede bu yasa üzerinde görüşmeler yapılacak. Amacımız, tüm mağduriyetlerin önüne geçmek” diyor.

    Kuzey Kıbrıs, üreme tedavilerine başvuruda en popüler Avrupa destinasyonu olarak biliniyor. Bu popülerliği ülkenin başkenti Lefkoşa’da dolaşırken ayaküstü denk geldiğimiz hikayelerden dahi gözlemleyebiliyoruz. Avrupalı bir çiftin taşıyıcı annelik yoluyla, konuşmamızdan iki gün önce çocuk sahibi olması bu hikayelerden sadece biri. 

    Her yıl Kuzey Kıbrıs’ta taşıyıcı annelik için başvuran çiftlerin kesin sayısına dair ise kamuoyuna açık resmi bir veri bulunmuyor. Ancak yapay zekanın, Kuzey Kıbrıs’ta 2023 yılına ait taşıyıcı annelik endüstrisindeki eğilimleri ve faaliyette olan kliniklerin sayısını hesaplayarak yaptığı bir analize göre, ülkede yılda ortalama 500 taşıyıcı annelik uygulaması gerçekleşiyor. 

    Bazı araştırmaların 2022 verilerine göre ise, Avrupa’daki tüm yumurta bağışı tedavilerinin yaklaşık yüzde 11’i Kuzey Kıbrıs’ta gerçekleşiyor. 

    Mağduriyetlerin önüne geçecek bir yasa mümkün mü? 

    Peki Türkiye’de taşıyıcı annelik uygulaması neden yasak? Öncelikle, taşıyıcı anneliğin yasal olarak uygulanmamasının nedeni, kanunen doğan çocuğun soybağının tartışmasız bir şekilde doğumu gerçekleştiren kadına bağlı olması.

    Bu yasak delindiğinde ise ne oluyor? 

    Sağlık ve Tıp Hukuku uzmanı, Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Av. Prof. Dr. Özlem Yenerer Çakmut “Organ ve Doku Nakli Kanunu’nun 15. maddesine göre, embriyo ve üreme hücresi bağışlayan, bulunduran, kullanan, saklayan, nakleden ya da bu işlemleri teşvik eden kişilere, daha ağır bir suç oluşturmadığı takdirde, üç ila beş yıl hapis ve bin ila iki bin gün adli para cezası verilir. Ayrıca, bu fiili işleyenlerin sertifika ve izin belgeleri iptal edilerek, ilgili alanda çalışmalarına izin verilmez” ifadelerini kullanıyor.

    Ancak yasaklar taşıyıcı annelik uygulamasını gerçekleştirmeye engel olamıyor. Bunun en somut örneği, Instagram ve Facebook sosyal medyalarında açık bir şekilde paylaşılan, “taşıyıcı anne arayanlar yazsın” başlıklı iletiler. 

    Bu ilanlardan birinde taşıyıcı anne olabileceğini söyleyen bir kadına, çocuk sahibi olma talebiyle yazıyoruz. İlan sahibi, 10 yıl önce bir kez taşıyıcı annelik yaptığını söyleyerek sürecin nasıl işleyeceğini anlatıyor ve gebe kalmak için iki yöntem öneriyor:

    “Çocuk benden ve eşinden olabilir. Buna razı mısın? Ne siz beni tanırsınız ne de ben sizi. Nakle bile gerek kalmaz; eşinin yumurtalıklarını direkt rahmime şırıngayla sıkarız. Ya da, sağlıklı yumurtalıklarını seçer, senin ve eşinin yumurtalıklarını bana naklettiririz.”

    Konuşmanın sonunda, daha önceki tecrübesine dayanarak bazı özel kliniklerin bu işlemi gizlice gerçekleştirildiğini ve doğum belgelerinde sorun yaşanmayacağını belirtiyor.

    Bu gibi yasal olmayan ilanlara başvuran çiftlerin, çocuk sahibi olma arzuları anlaşılır olsa da işlemlerin yasa dışı ve büyük olasılıkla sağlıksız koşullarda yapılacak olması, hem sağlık risklerine hem de hukuki yaptırımlara yol açabilir. 

    Peki bu gibi olası mağduriyetleri önlemek için ideal bir yasa mümkün mü?

    Av. Çakmut, çocuk sahibi olma özlemi duyan ebeveynlerin ya da evli olmadan çocuk sahibi olmak isteyen bireylerin, evlat edinmenin ötesinde, doğum sürecinin heyecanını ve deneyimini yaşama arzusunun kolayca engellenemeyeceğini vurgulayarak, “Yasaklarla ilgili neyin kapsam içine alınacağı, neyin serbest bırakılacağı iyi değerlendirilmeli. Bu nedenle, taşıyıcı annelik gibi konularda toptan bir yasağa evet veya hayır demek doğru değil. Özellikle, sosyolojik olarak çocuk sahibi olmanın önemli görüldüğü ve beklendiği toplumlarda, bireylerin bu baskılar karşısında çözüm arayışlarına yönelmesi doğal. Ancak bu durum, hukuka aykırı bir fiili hukuka uygun hale getirmez. Dolayısıyla, mağduriyetlerin önüne geçmek için iyi planlanmış ve anlamlı bir süreç yürütülmeli” diyor.

    Taşıyıcı annelik karşıtı küresel mücadele

    Dünyada taşıyıcı annelik uygulamasına “toptan hayır” diyen bir kesim de var. Bunun en açık örneği, Fas’ta 3 Mart 2023’te 75 ülkeden 100 uzmanın imza atmasıyla ortaya çıkan ve taşıyıcı anneliğin evrensel olarak kaldırılmasını amaçlayan “Kazablanka Deklarasyonu.”

    Deklarasyon sözcüsü Oliva Maurel, 1991 yılında taşıyıcı anneden dünyaya gelmiş bir kadın. Taşıyıcı anneliğin evrensel olarak kaldırılması için çalışmalar yürüten Maurel, “Taşıyıcı anneliğe karşı olmak, taşıyıcı anneliğin evrensel olarak kaldırılmasını desteklemekle aynıdır” diyor. 

    Maurel, Ekim (2024) ayında İtalya’da taşıyıcı anneliğin ‘evrensel suç’ sayılmasını öngören yasanın kabulünü memnuniyetle karşıladığını belirterek, bunun taşıyıcı annelik küresel pazarının sona ermesi yönünde önemli bir adım olduğunu iddia ediyor. Ayrıca, deklarasyon olarak hedeflerinin, taşıyıcı anneliği yasaklayacak uluslararası bildirgelere imza atacak devletler bulmak olduğunu ifade ediyor.

    Bazı insanlar için ise taşıyıcı annelik, çocuk sahibi olmanın son çarelerinden biri. Gürcistan’da yaşayan ve ismini açıklamayan 46 yaşındaki bir kadın, sağlık sorunları nedeniyle rahmi ve yumurtalıkları alındıktan sonra, altı yıl önce eşiyle birlikte taşıyıcı anne aracılığıyla çocuk sahibi olmaya karar verdiğini anlatıyor.

    Kadın, hem transfer öncesi hem de hamilelik boyunca taşıyıcı anneyle yakın temas halinde olduğunu belirterek “Onun doktor ziyaretlerini, testlerini ve ilaçlarını düzenli takip ettim. Sağlıklı beslenmesini sağladım ve doğum sırasında da yanındaydım. Doğduğu andan itibaren bebeğimle birlikteydim” diyor. 

    Zorlu ve maliyetli bir süreç olmasına rağmen, anne olma hayalini gerçekleştirebilmek için taşıyıcı annelik yöntemine başvurduğunu söylüyor ve ekliyor: “Eğer anne olmanın tek yolu taşıyıcı annelik ise, tüm çabanızı ortaya koymalı, duygularınızı yönetmeyi başarmalı ve yoldan sapmamalısınız. Zorluklar ve acılar geçer; çocuk sevgisi kalıcıdır.”

    Avrupa Parlamentosu’nun hukuki düzen arayışı

    Bilim dünyasına konu olan taşıyıcı annelik uygulaması ile ilgili bazı hukuki çalışmalar ise, genel ahlak ve toplumsal değerler etrafında şekillenen yasalarca uygulamaya getirilen “toptan yasak” yerine, uluslararası düzeyde asgari bir yasal çerçeveye ulaşmanın gerekliliğini vurguluyor.  Taşıyıcı anneliğin yasal olduğu ancak yeterince düzenlenmediği veya göz ardı edildiği durumlarda, kadın ve çocuk haklarını güvence altına alacak ulusal yasaların hazırlanmasının önemine dikkat çekiliyor.

    Bu doğrultuda, Avrupa Parlamentosu Konseyi önemli bir adım attı. 23 Ocak 2024’te, taşıyıcı anneliği AB’nin insan ticaretiyle mücadele yasası kapsamında bir sömürü türü olarak tanımlayan geçici bir yönerge üzerinde uzlaşma sağlandı. 27 Mayıs 2024’te bu yönerge Konsey tarafından kabul edildi. Yeni düzenlemeye göre, taşıyıcı anneliği istismar ederek insan ticaretine dönüştüren, kadınları zorla taşıyıcı anne olmaya iten veya kandıran kişiler yaptırımlarla karşılaşacak. Ayrıca, mağdurlara destek ve yardım sağlanacak. AB üye devletlerinin, bu yönergeyi ulusal mevzuatlarına uyarlamaları için iki yıllık süreleri bulunuyor.

    Bu makale 25 Aralık 2024 tarihinde P24’te yayınlanmıştır. Okumak için buraya tıklayın.

    Haberin İngilizcesi ilk olarak Ms. Magazine‘de yayınlanmıştır. 

  • Gisèle’in cesaretiyle, utanç taraf değiştiriyor

    Fransa, Eylül ayından bu yana toplu tecavüz davasıyla sarsılıyor. 72 yaşındaki Gisèle Pelicot, cinsel şiddet mağdurlarının küresel sembolü haline gelmeden önce Fransa’nın güneyindeki Mazan kasabasında “sakin” bir hayat sürüyordu. 1952 yılında Almanya’da doğan ve asker ailesiyle 5 yaşındayken Fransa’ya taşınan Gisèle, 9 yaşında annesini 19 yaşında ise kardeşini kaybetti. Kuaför olmak istese de stenografi eğitimi aldı ve çalışma hayatının başlarında ülkenin elektrik devi EDF’te çalışmaya başladı. 2011 yılında emekli hayatı yaşamak için Fransa’nın güneyindeki Mazan kasabasına taşınan Gisèle, üç çocuğu ve yedi torunuyla vakit geçirmekten keyif alan, fırsat buldukça doğa yürüyüşleri yapan birisiydi. Gisèle, yaşadığı organize ve ataerkil kötülükten 2 Kasım 2020’de o dönemki kocasıyla birlikte Carpentras karakoluna çağrılmasıyla haberdar oldu.

    Evli olduğu erkek Dominique Pelicot, aynı yılın Eylül ayında bir markette üç kadının etek altı görüntülerini çektiği için gözaltına alınmış ve kendisinin tüm elektronik cihazlarına polis tarafından el koyulmuştu. Ancak bu onun ilk vukuatı değildi. 2010 yılında Paris’te yine benzer bir suçta gözaltına alınmış ve 100 Euro ceza ödeyerek serbest kalmıştı. Yetkililer on yıl boyunca Gisèle’e kocasının işlediği cinsel suça dair herhangi bir bildirimde bulunmadı.

    Markette görüntüleri çekilen kadınların şikayeti üzerine başlatılan soruşturmada, Dominique Pelicot’un bilgisayarında Gisèle Pelicot’un onlarca erkek tarafından tecavüze uğradığını gösteren yaklaşık 100 video ve 300 fotoğraf bulundu. Karısının bilinci kapalıyken diğer erkekleri evde seks yapmaya açıkça davet ettiği mesajlar da polis tarafından tespit edilmişti. Bu iletişim şu anda yasaklı olan bir web sitesi üzerinden kuruldu. Dominique Pelicot, daha sonra itiraf edeceği şekilde Gisèle’in yiyecek ve içeceklerine yüksek dozda antidepresan karıştırıyordu. Gisèle’in o dönemde yaşadığı gün içinde bile derin uyku, hafıza kayıpları, baş ağrıları ve jinekolojik sorunların sebebi de aslında buydu. Ancak gittiği doktorlar şikayetlerine çare bulamıyordu. Dominique Pelicot ise, Gisèle’in yaşadığı hafıza kayıplarını Alzheimer’a; cinsel yolla bulaşan ve hayati risk oluşturan hastalıkları ise Gisèle’in sevgilisi olmasına bağlıyor, açıkça Gisèle’i manipüle ediyordu. Üstelik Dominique Pelicot’un aile içinde cinsel istismara uğrattığı tek kişi Gisèle değildi. İki gelininin çıplak fotoğraflarını gizlice çekmiş ve kızına ilaç vererek onun da görüntülerini kaydetmişti.

    Karakola çağrıldığında polisin kendisine gösterdiği görüntüler karşısında şok geçiren Gisèle, on yıl boyunca 72 erkeğin cinsel saldırısına maruz kaldığını öğrendi. Yaşları 26 ile 74 arasında değişen, itfaiyeci, esnaf, hemşire, yazılımcı, eski polis, elektrikçi, gazeteci ve fırıncı olan erkeklerin herhangi bir psikolojik hastalığının bulunmadığı da uzmanlar tarafından tespit edildi.

    Davaya dair görüş bildiren cinsel şiddet uzmanı Véronique Le Goaziou, tecavüzcülerin genellikle sıradan insanlar olduğunu ifade ederek “Tecavüzcü sıradan adamdır, gerçek bir zihinsel patoloji teşhis edebildiğimiz tecavüz faillerinin oranı çok az” dedi.

    “Utanç taraf değiştirmeli”

    On yıl boyunca devam eden organize saldırı karşısında sessiz kalmak istemeyen Gisèle, davada kimliğinin gizli kalması hakkından vazgeçerek küresel çapta cinsel saldırı mağdurlarının sesi oldu. “Utanç taraf değiştirmeli” diyen Gisèle, dört ay boyunca sürecek davanın başlangıcında “Şahsım için değil, kimyasal maddeye maruz kalan tüm kadınlar için ifade veriyorum” diyerek Fransa başta olmak pek çok ülkede kadınların uğradığı cinsel saldırılara dikkat çekti.

    Duruşmalarda savunma tarafı, Gisèle’in uyuyor taklidi yaparak eski eşi Dominique Pelicot ile ortak hareket ettiğini dahi iddia etti. Oysa ki Dominique Pelicot, cinsel saldırıda bulunmaya gelen erkeklerden, Gisèle’in uyanmasından çekindiği için ağır parfüm kullanmamalarını, kıyafetlerini başka odada çıkarmalarını istedi. Bazı sanıklar bunun bir tecavüz olmadığını savurken, bazıları ise çiftin seks senaryosuna katıldıklarını söyledi. Buna karşı Gisèle, “Kimsenin benimle seks sahneleri hakkında konuşmasına izin vermeyin, bunlar seks değil, tecavüz sahneleri” diyerek tepki gösterdi. Bazı sanıklar ise asıl suçlunun Dominique Pelicot olduğunu, onun verdiği “izin” ile Gisèle’e tecavüz ettiklerini söylediler. Bu söylem erkeğin kadın bedeni üzerindeki “sahiplik” algısının kadınların hayatını nasıl da cehenneme çevirdiğini bir kez gözler önünde serdi.

    Bu makale 19 Ekim 2024 tarihinde P24’te yayınlanmıştır. Okumak için buraya tıklayın.

  • Giyotinden Anayasaya: Fransa’da kürtaj hakkı için mücadele veren kadın hareketi  

    Tarihi kürtaj oylamasının ardından Eiffel Kulesi’ninin önünde kutlama yapıldı. 4 Mart 2024. Fotoğraf: France 24 kanalının video haberinden ekran görüntüsü.

    27 kadının kürtaj olmasına yardım ettiği için 1943 yılında giyotinle idam edilen Marie-Louise Giraud’dan bugüne nasıl gelindi?

    Fransa meclisi 4 Mart 2024’te gerçekleştirdiği tarihi bir oylama ile kürtaj hakkını Anayasal güvence altına aldı. Versailles Sarayı’ndaki oylamada 72’ye karşı 780 oyla kabul edilen değişiklikle Fransa kürtaj hakkını anayasal güvence altına alan ilk ülke oldu.

    8 Mart’ta düzenlenen törenle Adalet Bakanı Dupond-Moretti, Anayasaya eklenen kürtaj hakkına ilişkin hükümlere Cumhuriyet mührünü vurdu. Artık Anayasa’nın 34’üncü maddesinde “Kadınlara garanti edilen, hamileliğin gönüllü olarak sonlandırılması özgürlüğünün hangi şartlarda kullanılacağını kanun belirler” ifadesi bulunuyor. Bu düzenlemeyle kürtaj tercih edilen bir özgürlükten, Anayasal güvence altına alınmış bir hakka evrildi. Bu nedenle yürürlükte olan ve yürürlüğe girecek hiçbir düzenleme kürtaj hakkına aykırı olamayacak.

    Sert yasalara ve yüzyıllar süren toplumsal baskıya rağmen, kürtaj hakkı mücadelesi veren kadın hareketinin başarısı karşısında etkilenmemek, tüm dünyadaki kadınların benzer haklara sahip olmasını dilememek mümkün değil. Peki, 27 kadının kürtaj olmasına yardım ettiği için 1943 yılında giyotinle idam edilen Marie-Louise Giraud’dan bugüne nasıl gelindi?

    Fransa’daki kürtaj yasağı katolik kilisesinin güçlü olduğu Ortaçağ’a kadar dayanıyor. Kürtaj ilk kez 1556 yılında bir fermanla yasaklanıyor. 1810 yılında, Napolyon Bonapart döneminde, kürtaj suç olarak tanımlanıyor ve bu suça karışanların ağır ceza mahkemelerinde yargılanmasına yönelik düzenlemeler yapılıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası pronatalist politikalar çerçevesinde kürtaja yönelik baskı iyice artmakla birlikte, doğum kontrol yöntemleri propagandası da yasaklanıyor. 1923 yılında kürtaj suçu için öngörülen idam cezası yerini hapis cezasına bırakıyor, ta ki İkinci Dünya Savaşı’na kadar. Savaş döneminde pronatalist politikalara sahip Vichy Hükümeti “ iş, aile, vatan” sloganını benimsiyor, kutsal aile anlayışıyla doğumu teşvik ediyor. 1942 yılında devletin güvenliğine yönelik suç olarak tanımlanan kürtaja karışanların özel mahkemelerde yargılanıp ölüm cezasına çarptırılması öngörülüyor. Özetle kadınların bedenleri üzerindeki tasarrufları, vatan söz konusu olunca yine teferruat oluyor.

    Marie-Louise Giraud: Kürtaj nedeniyle idam edilen ilk kişi

    Ancak kadınlar devletin bu dayatmasına boyun eğmeden gizlice kürtaj olmaya devam ediyor. Sabunlu suyu vajinaya enjekte etme, maydanoz suyu içme, hardal banyosu ve daha niceleri… Kadınlar sağlıkları pahasına çeşitli yöntemler denemeye devam ediyor.

    Bu kadınlardan biri de 18 yaşındaki Gisèle.

    Marie-Louise Giraud, 18 yaşındaki komşusu Gisèle’nin hamileliğini sonlandırmak için hardal banyosu yaptığına şahit olduğunda ona yardım etmeye karar veriyor. Daha sonra 1940-42 yılları arasında 27 kadına kürtaj için yardım ediyor. 1942 yılında, kocası tarafından yazıldığı tahmin edilen, isimsiz bir mektupla ihbar edilen Giraud, kürtaj nedeniyle ölüm cezasına çarptırılıyor. Karar temyiz ediliyor ancak onu cezalandırmakta kararlı olan Vichy Hükümeti temyiz talebini reddediyor. Giraud, Temmuz 1943’te Paris’teki Roquette hapishanesinin avlusunda giyotinle idam ediliyor. Aynı davada yargılanan Eulalie Hélène, Jeanne Truffet et Augustine Connefroy ise sırasıyla 5, 8 ve 10 yıl hapis cezası alıyor.

    Marie-Louise Giraud’un kadınların istenmeyen hamileliklerini sonlandırmasına yardım etmedeki motivasyonu belki de feminist bilinç taşımıyordu ancak Vichy Hükümetinin amacı kadınların bedenleri üzerinde patriyarkanın hüküm sürmesini sağlamaktı.

    Bu makale 9 Mart 2024 tarihinde P24’te yayınlanmıştır. Okumak için buraya tıklayın.

  • Are Friday sermons becoming more conservative?

    A woman wearing a headscarf looks at the Süleymaniye Mosque from the Golden Horn Metro Bridge in Istanbul. Credit: Pexels

    Recent statements by Turkey’s state-backed Islamic authority, the Presidency of Religious Affairs (Diyanet), have inflamed long-running debates about women’s rights and the role of religion in public life.

    The Diyanet’s Friday sermons, delivered simultaneously in nearly 90,000 mosques each week, function as a religious guide for millions in Turkey. Yet recent sermons have carried messages that appear to align with the government’s stance on a range of social issues, from women’s clothing and personal freedom, to inheritance rights and LGBT+ identities.

    Significantly, the increasingly strict tone has drawn criticism from some prominent religious commentators, as well as secularists. In recent months, the feminist author Berrin Sönmez and the theologian Emine Yücel – both of whom previously wore the hijab – have said they will remove their headscarves in protest at the Diyanet’s rhetoric.

    Recent statements by Turkey’s state-backed Islamic authority, the Presidency of Religious Affairs (Diyanet), have inflamed long-running debates about women’s rights and the role of religion in public life.

    The Diyanet’s Friday sermons, delivered simultaneously in nearly 90,000 mosques each week, function as a religious guide for millions in Turkey. Yet recent sermons have carried messages that appear to align with the government’s stance on a range of social issues, from women’s clothing and personal freedom, to inheritance rights and LGBT+ identities.

    Significantly, the increasingly strict tone has drawn criticism from some prominent religious commentators, as well as secularists. In recent months, the feminist author Berrin Sönmez and the theologian Emine Yücel – both of whom previously wore the hijab – have said they will remove their headscarves in protest at the Diyanet’s rhetoric.

    This article was published on December 10, 2025, in Inside Turkey. Click here to read it.

  • Wombs for Hire: Inside Europe’s Underground Surrogacy Networks

    (Illustration by Z. Coşkun Özcan)

    By Seda Karatabanoglu & Zeynep Yüncüler

    Unethical practices and differing legal regulations in the global surrogacy market—especially along the Turkey-Georgia-Northern Cyprus route—underscore the need for international oversight.

    The global surrogacy industry is experiencing an unprecedented boom, raising ethical concerns across borders. As more couples turn to surrogacy as a path to parenthood, this assisted reproductive technology has evolved into a multi-billion dollar market.

    According to recent research, the global surrogacy industry is projected to grow from $21.85 billion in 2024, to $196 billion by 2034. This explosive growth is primarily concentrated in Europe and North America, where surrogacy is legal and regulated. 

    However, the legal landscape of surrogacy remains a complex patchwork across nations, with some countries embracing it while others maintain strict prohibitions. This inconsistency in regulations has created gray areas.

    Scientific research highlights the possibility of abuse arising from gaps in legal frameworks and disputes, whether surrogacy is legal or not. It points to unethical practices such as trafficking of women, coercion of both surrogates and prospective parents by agencies, lack of respect for bodily autonomy or informed consent, ‘sham’ procedures and multiple embryo exchanges.

    Cross-Border Exploitation: A Dark Web of Surrogacy

    Surrogacy-related abuse often happens in a region formed by three countries: Turkey, Georgia and Northern Cyprus.

    While surrogacy remains illegal in Turkey, it’s perfectly legal in its northeastern neighbor Georgia and southern neighbor Northern Cyprus, creating a dangerous legal vacuum that enables exploitation.

    The Hope for the Future Association, based in Tbilisi, Georgia, is one of the organizations reporting cases of abuse and illegal surrogacy in the country. 

    “Our organization has evidence of both Georgian and Turkish citizens being used as surrogate mothers, along with cases of children being transported across borders with falsified documents,” said Tamar Khachapuridze, the association’s director. “We’ve reported these to the prosecutor’s office. Despite a decade-long investigation by Georgian prosecutors, these cases remain collecting dust. It appears someone is working to keep these dark dealings under wraps.” 

    Khachapuridze cited a particularly alarming case involving a Turkish surrogate mother. After undergoing embryo transfer in Georgia, she was reportedly transported to Thailand three months before giving birth, where she delivered a baby intended for a single Chinese man.

    This case directly violates Georgian law, which explicitly prohibits embryo transfer or any surrogacy procedures for women from foreign countries.

    When we obtained the case number from Khachapuridze’s files and approached the Georgian Prosecutor’s Office with written questions about the existence and content of the investigation, our written inquiries and follow-up calls went unanswered.

    Rusudan Nanava, a Tbilisi-based lawyer handling surrogacy cases, explained the wall of silence: “I doubt you’ll get any information from the prosecutor’s office. Criminal cases, especially those involving surrogacy, are treated with the highest level of confidentiality.”

    This article was published on February 8, 2025, in Ms. Magazine. Click here to read it.

  • What’s behind Turkey’s high caesarian birth rate?

    (Isaac Taylor, Pexels)

    A government campaign to encourage women to give birth via vaginal delivery has drawn criticism on the grounds that it stigmatises mothers who choose caesareans. 

    In October 2024, Turkey’s Ministry of Health launched a “Normal Birth Action Plan” to encourage women to give birth via vaginal delivery. The campaign, announced in a public service ad titled “Mum, we did it”, prompted a backlash on social media. The Turkish Psychiatric Association also criticised the public service ad for being unscientific and portraying vaginal births as a “success”, making women who have caesareans feel guilty and inadequate.

    Turkey leads the world in caesarean birth rates. According to the Ministry of Health, 60.1% of live births in 2022 were performed via caesarean section. Data from the Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD) recorded Turkey’s caesarean rate in 2021 as 584.2 per 1,000 births. International health authorities recommend caesarean deliveries only when the health of the mother or baby is at risk.

    Launched in October 2024, the action plan was announced with the participation of Emine Erdoğan, the wife of President Recep Tayyip Erdoğan. It includes measures such as establishing prenatal schools, expanding mother-friendly hospital standards, increasing the authority of midwives, assigning a midwife to every pregnant woman, and monitoring caesarean deliveries.

    But the announcement – and the ensuing debate – has shone a light on deeper problems in Turkey’s health system. Associate Professor of Obstetrics and Gynecology Dr. Murat Ekmez argues that the high caesarean rates cannot be explained solely by women’s choices.


    This article was published on January 31, 2025, in Inside Turkey. Click here to read it.